Giriş

Sanat tarihi incelendiğinde estetik anlayışların, içinde doğdukları toplumların siyasal, ekonomik ve kültürel dönüşümlerinden bağımsız gelişmediği görülmektedir. XVIII. yüzyıldan itibaren Aydınlanma düşüncesinin etkisiyle şekillenen modern dünya, aklı merkeze alan bilgi anlayışı, bilimsel ilerleme düşüncesi ve evrensel doğrulara duyduğu güven sayesinde uzun yıllar boyunca yalnızca siyaseti ve toplumsal hayatı değil, sanatın kuramsal çerçevesini de belirlemiştir. Roman türü de bu zihniyet içerisinde gelişmiş; bireyin toplum karşısındaki konumu, gerçekliğin nesnel biçimde aktarılabileceği inancı ve kronolojik zaman anlayışı modern romanın temel özellikleri hâline gelmiştir.

Ne var ki XX. yüzyılın iki büyük dünya savaşı, teknolojik gelişmelerin insanlık adına beklenen mutluluğu sağlayamaması ve modern uygarlığın yol açtığı büyük yıkımlar, modernizmin temel kabullerinin sorgulanmasına neden olmuştur. Artık tarih doğrusal biçimde ilerleyen bir süreç olarak görülmemekte; hakikatin tek ve değişmez olmadığı, bireyin parçalanmış kimlikler içerisinde var olmaya çalıştığı düşüncesi giderek güç kazanmaktadır. Bu zihinsel dönüşüm, yalnızca felsefeyi değil, sanatın bütün dallarını etkileyen postmodern düşüncenin doğuşunu hazırlamıştır.

Postmodernizm, başlangıcından itibaren üzerinde uzlaşılmış kesin bir tanıma sahip olmamıştır. Bunun temel nedeni, postmodernizmin kendisinin de kesin tanımları reddeden bir anlayış üzerine kurulmuş olmasıdır. Jean-François Lyotard’ın “büyük anlatılara duyulan güvensizlik” şeklindeki tanımı, postmodernizmin en çok kabul gören açıklamalarından biri olsa da, Fredric Jameson onu geç kapitalizmin kültürel mantığı olarak değerlendirirken, Linda Hutcheon ise postmodernizmi hem kullandığı gelenekleri sorgulayan hem de onlardan beslenen paradoksal bir estetik anlayış olarak yorumlamaktadır. Bu nedenle postmodernizm tek bir kuramdan değil, farklı düşünce çizgilerinin kesişiminden oluşan çok katmanlı bir yapı görünümündedir.

Roman sanatı ise bu yeni düşünsel zeminin en verimli alanlarından biri olmuştur. Modern romanın olay örgüsüne, anlatıcı otoritesine ve tek merkezli gerçeklik anlayışına karşılık postmodern roman; parçalı zaman, çoğul anlatıcı, üstkurmaca, metinlerarasılık, oyun, ironi ve belirsizlik gibi teknikleri benimseyerek okuru metnin pasif alıcısı olmaktan çıkarıp anlamın kurucu unsurlarından biri hâline getirmiştir.

Türk romanı, özellikle 1980 sonrasında bu yeni anlatım tekniklerini yoğun biçimde kullanmaya başlamıştır. Ancak bu değişim, Batı edebiyatının doğrudan bir kopyası değildir. Türk romancısı postmodern anlatım tekniklerini kullanırken, yerli anlatı geleneğini, Doğu hikâye anlatıcılığını, mesnevileri, halk hikâyelerini ve tarihsel malzemeyi de yeniden yorumlayarak kendine özgü bir sentez oluşturmuştur. Bu nedenle Türk postmodern romanı, yalnızca Batılı kuramların uygulanmasından ibaret değil; yerel kültürel birikimin çağdaş anlatı teknikleriyle yeniden biçimlendirilmesi olarak değerlendirilmelidir.

Bu çalışmanın amacı, postmodernizmin kuramsal çerçevesini ortaya koyduktan sonra, Türk romanındaki gelişimini değerlendirmek ve Adalet Ağaoğlu’nun Üç Beş Kişi ile Orhan Pamuk’un Benim Adım Kırmızı romanlarını postmodern anlatı teknikleri bakımından karşılaştırmalı olarak incelemektir. Böylece iki romanın yalnızca postmodern özellikleri belirlenmeyecek; aynı zamanda Türk romanının postmodern estetik içerisinde geliştirdiği özgün anlatım biçimleri de ortaya konulacaktır.

I. Modernizmin Krizi ve Postmodernizmin Doğuşu

Postmodernizmin hangi tarihte başladığı konusunda ortak bir görüş bulunmamakla birlikte, araştırmacıların büyük bölümü onu II. Dünya Savaşı sonrasında hız kazanan kültürel dönüşümlerin sonucu olarak değerlendirmektedir. Bununla birlikte postmodernizmin yalnızca tarihsel bir dönem adı olmadığı, aynı zamanda modern düşüncenin temel kabullerine yöneltilmiş kapsamlı bir eleştiri olduğu da kabul edilmektedir.

Modernizm, Aydınlanma düşüncesinin akıl merkezli yaklaşımını sanat alanına taşımış; insanın bilim aracılığıyla sürekli ilerleyeceği ve toplumsal sorunların rasyonel yöntemlerle çözülebileceği inancını benimsemiştir. Sanatta ise biçimsel bütünlük, estetik özerklik ve sanatçının özgünlüğü temel değerler olarak görülmüştür.

Ne var ki XX. yüzyılın ikinci yarısına gelindiğinde bu iyimser tablo önemli ölçüde değişmiştir. Savaşların yol açtığı yıkım, nükleer tehdit, küresel kapitalizmin yaygınlaşması, medya kültürünün güçlenmesi ve tüketim toplumunun ortaya çıkışı, modernizmin ilerleme fikrine duyulan güveni ciddi biçimde sarsmıştır. Böylece postmodern düşünce, modernizmin vaat ettiği kesinliklere karşı kuşkuyu merkeze alan yeni bir dünya görüşü olarak ortaya çıkmıştır.

Lyotard’a göre postmodern durumun temel özelliği, insanlığı açıklamaya çalışan büyük ideolojik ve tarihsel anlatılara duyulan güvenin ortadan kalkmasıdır. Artık tek bir hakikat yerine çoklu hakikatlerden; tek bir tarih yerine farklı anlatılardan söz etmek mümkündür. Roman sanatı da bu düşünsel değişim doğrultusunda tek merkezli anlatımdan uzaklaşarak çok sesli, oyunlu ve parçalı bir yapıya yönelmiştir.

Değerlendirme

Bu giriş bölümü, klasik yüksek lisans makalesi üslubunda yazıldı. Bir sonraki bölümde artık kuramsal tartışmaya gireceğiz ve Lyotard, Jameson, Hutcheon, Baudrillard, Derrida ve McHale’in görüşlerini akademik kaynaklarla karşılaştırmalı biçimde ele alacağız.

II. Postmodernizmin Kuramsal Temelleri

Postmodernizm, çağdaş düşünce tarihinin üzerinde en az uzlaşı sağlanabilmiş kavramlarından biridir. Bunun temel nedeni, postmodernizmin yalnızca farklı araştırmacılar tarafından farklı biçimlerde tanımlanması değildir. Daha önemlisi, postmodernizmin kendi doğası gereği kesin tanımları reddeden bir düşünce sistemi üzerine kurulmuş olmasıdır. Dolayısıyla postmodernizmi tek bir tanım içerisine yerleştirme çabası, kavramın kendi mantığıyla çelişmektedir.

Nitekim postmodernizm üzerine çalışan kuramcıların ortak bir başlangıç noktasında buluşamadıkları görülmektedir. Kimilerine göre postmodernizm modernizmin sona ermesiyle başlayan yeni bir tarihsel dönemdir; kimilerine göre ise modernizmin kendi iç eleştirisinden doğmuş estetik bir dönüşümdür. Bu nedenle postmodernizmi açıklamaya çalışan her kuram, kavramın yalnızca belirli bir yönünü görünür kılmaktadır.

Jean-François Lyotard, postmodernizmi “büyük anlatılara duyulan güvensizlik” kavramıyla açıklarken¹, Fredric Jameson onu kapitalizmin ulaştığı son evrenin kültürel mantığı olarak yorumlamaktadır². Linda Hutcheon ise bu iki yaklaşımın dışında, postmodernizmi geçmişi reddetmeyen fakat geçmişi yeniden yorumlayan ironik bir estetik biçimi olarak değerlendirmektedir³.

Bu farklı yaklaşımlar göstermektedir ki postmodernizm, belirli bir sanat akımından çok, modern dünyanın bilgi üretme biçimine yöneltilmiş kapsamlı bir sorgulamadır. Dolayısıyla postmodern roman da yalnızca yeni anlatım teknikleri kullanan bir roman türü değil; aynı zamanda hakikat, tarih, kimlik ve anlatı kavramlarını yeniden tartışmaya açan estetik bir yapı olarak değerlendirilmelidir.

2.1. Modernizmden Postmodernizme Geçiş

Postmodernizmi sağlıklı biçimde değerlendirebilmek için öncelikle modernizmin hangi düşünsel zemine dayandığını ortaya koymak gerekir. Çünkü postmodernizm, kendisini modernizmin karşıtı olarak tanımlamaktan ziyade, onun temel varsayımlarını sorgulayan eleştirel bir yaklaşım olarak ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla postmodernizmi açıklamak, aynı zamanda modernizmin bilgi, gerçeklik ve tarih anlayışını da yeniden değerlendirmeyi gerekli kılmaktadır.

Modernizm, Aydınlanma düşüncesinin insan aklına duyduğu güven üzerine kurulmuştur. XVIII. yüzyıldan itibaren gelişen bu anlayış, bilimsel ilerlemenin insanlığı daha özgür ve daha mutlu bir geleceğe taşıyacağı düşüncesini benimsemiştir. Buna bağlı olarak hakikatin akıl yoluyla keşfedilebileceği, tarihin doğrusal biçimde ilerlediği ve insanlığın ortak bir gelişim çizgisi izlediği kabul edilmiştir. Sanatta ise bu düşünce, bütünlüklü yapı, estetik düzen, bireysel özgünlük ve biçimsel tutarlılık ilkeleriyle karşılık bulmuştur.¹

Ancak XX. yüzyılın ilk yarısında yaşanan iki dünya savaşı, ekonomik krizler, totaliter rejimlerin yükselişi ve teknolojik gelişmelerin insanlığı beklenen refaha ulaştıramaması, modernizmin ilerleme anlayışını ciddi biçimde tartışmaya açmıştır. Bilimin ve aklın insanlığı mutlak mutluluğa ulaştıracağına ilişkin iyimser bakış açısı yerini kuşkuya bırakmış; hakikat kavramı giderek çoğul, göreceli ve tartışmalı bir nitelik kazanmıştır.

Bu noktada postmodernizm, yalnızca yeni bir estetik tercih değil; modern dünyanın temel kabullerine yöneltilmiş kapsamlı bir epistemolojik eleştiri olarak ortaya çıkmaktadır. Postmodern düşünce, tek merkezli bilgi anlayışını reddederken farklı söylemlerin, farklı kimliklerin ve farklı gerçekliklerin bir arada var olabileceğini savunmaktadır. Böylece modernizmin “tek doğru” üzerine kurduğu sistem, yerini çoğulluk ve belirsizlik esasına dayanan yeni bir düşünce yapısına bırakmaktadır.²

Bu değişim roman sanatını da doğrudan etkilemiştir. Modern roman gerçekliği açıklamaya çalışan bir anlatı biçimi iken, postmodern roman gerçekliğin kendisini tartışmaya açan bir yapıya dönüşmüştür. Böylece roman, yalnızca olay anlatan bir tür olmaktan çıkarak anlatının kendi imkânlarını sorgulayan estetik bir laboratuvar hâline gelmiştir.

2.2. Jean-François Lyotard ve Büyük Anlatıların Sonu

Postmodernizm üzerine yapılan araştırmalarda en çok başvurulan isimlerden biri Jean-François Lyotard’dır. Bunun temel nedeni, onun postmodernizmi belirli bir sanat akımı olarak değil, bilgi üretme biçiminde meydana gelen köklü dönüşümün adı olarak değerlendirmesidir.

Lyotard’a göre modern toplumlar meşruiyetlerini “büyük anlatılar” aracılığıyla kurmuşlardır. Aydınlanma düşüncesinin ilerleme fikri, Marksizmin sınıfsız toplum ideali veya pozitivizmin bilim merkezli dünya görüşü bu büyük anlatılar arasında yer almaktadır. Ortak özellikleri ise insanlığı tek bir tarihsel hedefe yönlendirmeleridir.³

Postmodern çağda ise bu anlatılar inandırıcılıklarını kaybetmiştir. Artık tek bir hakikat yerine birbirinden bağımsız bilgi alanları bulunmaktadır. Lyotard’ın ifadesiyle postmodern durumun belirleyici özelliği, büyük anlatılara duyulan güvensizliktir.

Bu düşünce roman sanatına doğrudan yansımıştır. Modern romanda anlatıcı çoğu zaman güvenilir bilgi kaynağı olarak kabul edilirken postmodern romanda anlatıcı da sorgulanan bir figüre dönüşmektedir. Hakikatin tek bir merkezden aktarılması mümkün görülmediği için farklı anlatıcıların aynı olayı farklı biçimlerde yorumlaması olağan kabul edilir. Böylece roman tek sesli yapıdan uzaklaşarak çoğul anlatı düzenine yönelir.

Türk romanında özellikle Orhan Pamuk’un Benim Adım Kırmızı adlı eserinde görülen çoklu anlatıcı sistemi, Lyotard’ın çoğul hakikat anlayışıyla birlikte değerlendirilebilecek önemli örneklerden biridir. Aynı olayın farklı kişiler tarafından yeniden anlatılması, okuyucunun tek bir kesin yoruma ulaşmasını bilinçli biçimde engellemektedir.

2.3. Jacques Derrida ve Yapısöküm

Postmodern düşüncenin gelişiminde etkili olan bir diğer isim Jacques Derrida’dır. Derrida’nın yapısöküm (déconstruction) kuramı yalnızca edebiyat eleştirisini değil, XX. yüzyılın ikinci yarısındaki bütün beşerî bilimleri etkileyen önemli yaklaşımlardan biri olmuştur.

Yapısöküm, metni yıkmak anlamına gelmez. Aksine metnin görünürde sağlam duran anlam ilişkilerini yeniden sorgulayarak, metin içerisinde gizlenmiş farklı anlam katmanlarını ortaya çıkarmayı amaçlar. Derrida’ya göre hiçbir metin tek ve değişmez bir anlam taşımaz; anlam sürekli ertelenir ve okuyucunun yorumuyla yeniden üretilir.⁵

Bu yaklaşım postmodern roman açısından önemli sonuçlar doğurmuştur. Çünkü postmodern romanda artık yazar mutlak otorite değildir. Okuyucu metni yeniden kuran ikinci yaratıcı konumuna yükselmektedir. Romanın anlamı yalnızca yazarın niyetinden değil, okurun metinle kurduğu ilişkiden de doğmaktadır.

Bu nedenle postmodern romanlarda açık uçlu sonların, eksik bırakılmış olay örgülerinin ve yorum farklılıklarına izin veren anlatım tekniklerinin yaygın biçimde kullanıldığı görülmektedir.

2.4. Jean Baudrillard: Simülasyon Çağında Gerçekliğin Kaybı

Postmodern düşüncenin roman sanatına kazandırdığı en önemli kavramlardan biri de Jean Baudrillard’ın geliştirdiği simülasyon kuramıdır. Baudrillard, modern toplumun artık gerçekliği temsil eden imgeler üretmediğini; tam tersine, gerçekliğin yerini alan yeni göstergeler dünyası meydana getirdiğini ileri sürmektedir. Ona göre çağdaş insan, hakikatin kendisiyle değil, hakikatin sürekli yeniden üretilen görüntüleriyle yaşamaktadır. Böylece gerçek ile kurgu arasındaki sınırlar giderek silikleşmektedir.¹

Baudrillard’ın geliştirdiği simülakr kavramı, herhangi bir gerçekliğin temsili olmaktan çıkmış; kendi başına var olan göstergeyi ifade etmektedir. Başka bir ifadeyle simülakr, artık bir gerçeğin kopyası değildir; gerçeğin yerine geçmiş yeni bir gerçeklik biçimidir. Bu nedenle postmodern çağ, gerçekliğin yok olduğu değil, gerçeğin simülasyonlar içerisinde görünmez hâle geldiği bir dönem olarak tanımlanmaktadır.²

Bu yaklaşımın roman sanatındaki karşılığı, anlatının kendi gerçekliğini kurmasıdır. Postmodern romanda anlatılan olayların yaşanıp yaşanmadığından çok, anlatının kendi içerisinde nasıl bir gerçeklik oluşturduğu önem kazanır. Okuyucu artık anlatılan dünyanın gerçek olup olmadığını sorgulamaz; romanın kurduğu oyunun kurallarını kabul ederek metnin içine dâhil olur.

Türk romanında bu anlayışın belirgin örneklerinden biri Benim Adım Kırmızı’dır. Orhan Pamuk, tarihsel gerçeklik ile kurmaca dünyayı bilinçli biçimde iç içe geçirerek okuyucunun sürekli olarak “hangisi tarih, hangisi anlatı?” sorusunu sormasına neden olur. Roman boyunca tarih, minyatür sanatı, polisiye kurgu ve anlatıcının kendi varlığını sorgulaması aynı anlatı düzleminde birleşir. Böylece tarihsel gerçeklik yeniden üretilen estetik bir kurguya dönüşür.

Baudrillard’ın simülasyon anlayışı, bu yönüyle postmodern romanın gerçeklik algısını açıklayan temel kuramlardan biri olarak değerlendirilebilir. Çünkü postmodern romanda amaç gerçeği temsil etmek değil, gerçeklik duygusunun nasıl üretildiğini göstermektir.

2.5. Fredric Jameson: Geç Kapitalizm ve Kültürel Mantık

Postmodernizm üzerine yapılan tartışmaların önemli isimlerinden biri olan Fredric Jameson, konuya felsefî veya estetik açıdan değil, kültürel ve ekonomik dönüşümler bağlamında yaklaşmaktadır. Jameson’a göre postmodernizm bağımsız bir sanat hareketi değildir; geç kapitalizmin ortaya çıkardığı yeni kültürel yapının adıdır.³

Jameson’ın yaklaşımında postmodern kültürün en belirgin özelliklerinden biri tarih duygusunun zayıflamasıdır. Modern sanat geçmişle hesaplaşırken postmodern sanat geçmişi yeniden üretmekte, fakat bunu tarihsel bağlamından kopararak yapmaktadır. Bu nedenle postmodern eserlerde tarih çoğu zaman gerçek bir tarih olmaktan çıkar; estetik bir dekor veya oyun alanına dönüşür.

Bu düşünce özellikle tarihî romanlarda belirgin biçimde görülmektedir. Artık tarih yeniden kurulmakta; belgeler, söylenceler ve kurmaca aynı anlatı düzleminde bir araya getirilmektedir. Böylece okuyucu tarihsel hakikate değil, tarihin anlatılma biçimine odaklanmaktadır.

Jameson’ın üzerinde durduğu bir başka kavram ise pastiştir. Pastiş, farklı dönemlere, üsluplara ve anlatı biçimlerine ait özelliklerin tek bir metin içerisinde yeniden kullanılmasını ifade etmektedir. Ancak bu kullanım parodiden farklıdır. Parodi eleştirel bir tavır içerirken pastiş çoğu zaman yalnızca yeniden üretme işlevi görmektedir.⁴

Bu bağlamda Benim Adım Kırmızı, yalnızca tarihsel bir roman değil; klasik Doğu anlatısı, polisiye roman, sanat tarihi, tasavvufî düşünce ve modern roman tekniklerini aynı potada eriten çok katmanlı bir metindir. Romanın bu yapısı Jameson’ın kültürel çoğulluk anlayışıyla önemli ölçüde örtüşmektedir.

2.6. Linda Hutcheon: Tarihyazımsal Üstkurmaca

Postmodern roman üzerine yapılan araştırmalarda en çok başvurulan kuramcılardan biri Linda Hutcheon’dır. Bunun temel nedeni, Hutcheon’un postmodern romanın anlatı tekniklerini sistematik biçimde açıklayan ilk araştırmacılar arasında yer almasıdır.

Hutcheon’a göre postmodern romanın en belirgin özelliği tarihyazımsal üstkurmacadır (historiographic metafiction). Bu kavram, tarih ile kurmaca arasındaki ilişkinin yeniden kurulmasını ifade etmektedir. Postmodern romanda tarihsel kişiler, belgeler ve olaylar kullanılmakta; ancak bunların nesnel gerçekliği sürekli olarak sorgulanmaktadır. Böylece tarih, değişmez doğrular bütünü olmaktan çıkarak yeniden yorumlanabilir bir anlatıya dönüşmektedir.⁵

Hutcheon’un yaklaşımında dikkat çeken bir diğer unsur ironidir. Postmodern eser geçmişi reddetmez; aksine geçmişi kullanır. Ancak bunu ciddi bir tarih anlatısı olarak değil, eleştirel ve çoğu zaman ironik bir bakış açısıyla gerçekleştirir.

Bu yaklaşım özellikle Orhan Pamuk’un romanlarında belirgin biçimde görülmektedir. Benim Adım Kırmızı, Osmanlı minyatür sanatını tarihsel belgeler ışığında anlatırken aynı zamanda bu tarihin nasıl yazıldığını da tartışmaktadır. Roman, tarih anlatmak kadar tarihin anlatılabilirliğini de sorgulamaktadır. Bu yönüyle eser, Hutcheon’un tarihyazımsal üstkurmaca tanımına büyük ölçüde uymaktadır.

2.7. Brian McHale: Postmodern Romanın Ontolojisi

Postmodern roman kuramı üzerine yapılan çalışmaların en sistemli örneklerinden biri Brian McHale’e aittir. McHale, modernist roman ile postmodern roman arasındaki temel farkın kullanılan tekniklerde değil, cevap aradıkları sorularda bulunduğunu ileri sürmektedir.⁶

Ona göre modernist roman öncelikle “Nasıl bilebiliriz?” sorusuna odaklanmaktadır. Başka bir ifadeyle modern romanın temel problemi epistemolojiktir. Gerçekliğin nasıl algılandığı, bilginin güvenilirliği ve bireyin dünyayı nasıl kavradığı modern romanın temel meselelerini oluşturmaktadır.

Postmodern roman ise farklı bir soruyla ilgilenmektedir:

“Hangi dünya gerçektir?”

Bu soru epistemolojik olmaktan çok ontolojiktir. Artık sorun hakikati öğrenmek değil; birbirinden farklı gerçekliklerin aynı anda nasıl var olabileceğini açıklamaktır.

Bu nedenle postmodern romanlarda farklı anlatı evrenleri, alternatif gerçeklikler, iç içe geçmiş kurmaca katmanları ve anlatının kendi varlığını sorgulaması sıkça görülmektedir.

Türk romanında özellikle Benim Adım Kırmızı ve Üç Beş Kişi, farklı düzeylerde de olsa bu ontolojik çoğulluğu yansıtan eserler arasında değerlendirilebilir. Birinde tarih ile kurmaca aynı düzlemde buluşurken, diğerinde bireyin parçalanmış bilinç dünyası anlatının temel belirleyicisi hâline gelmektedir.

II. Bölümün Sonuç Değerlendirmesi

Postmodernizmin kuramsal çerçevesi incelendiğinde, kavramın tek bir düşünür veya tek bir estetik anlayış tarafından açıklanamayacak kadar çok boyutlu olduğu görülmektedir. Lyotard’ın bilgi kuramı, Derrida’nın yapısökümü, Baudrillard’ın simülasyonu, Jameson’ın kültürel eleştirisi, Hutcheon’un tarihyazımsal üstkurmacası ve McHale’in ontolojik yaklaşımı birlikte değerlendirildiğinde postmodern romanın yalnızca yeni anlatım teknikleri kullanan bir tür olmadığı anlaşılmaktadır. Aksine postmodern roman, modern dünyanın bilgi, tarih ve gerçeklik anlayışını yeniden tartışmaya açan kapsamlı bir estetik dönüşümün ürünüdür.

Türk romanı da bu kuramsal dönüşümü doğrudan taklit etmek yerine kendi kültürel birikimiyle yeniden yorumlamıştır. Bu nedenle Türk postmodern romanının değerlendirilmesinde yalnızca Batılı kuramların değil, geleneksel anlatı biçimlerinin de dikkate alınması gerekmektedir.

III. Türk Edebiyatında Postmodern Romanın Gelişimi

3.1. Postmodern Romanın Türk Edebiyatına Girişi

Postmodernizmin Türk romanındaki gelişimini belirli bir tarih ile sınırlandırmak güçtür. Bunun temel nedeni, postmodern anlatım tekniklerinin Batı edebiyatında olduğu gibi ani bir kırılma sonucunda değil, modern roman anlayışının kendi iç dönüşümü içerisinde ortaya çıkmış olmasıdır. Bu nedenle Türk romanında postmodernizmin başlangıcını tek bir eser veya tek bir yazar üzerinden açıklamak, sürecin karmaşık yapısını göz ardı etmek anlamına gelecektir.

Türk romanı, Tanzimat’tan itibaren Batı roman tekniğini benimsemeye çalışırken uzun yıllar boyunca gerçekçi ve toplumcu anlatım geleneğinin etkisi altında gelişmiştir. Cumhuriyet döneminde psikolojik roman, köy romanı ve toplumcu gerçekçi roman gibi farklı eğilimler ortaya çıkmış; özellikle 1950 sonrasında bireyin iç dünyasını merkeze alan eserlerin sayısı artmıştır. Ancak bu dönem romanlarında görülen biçimsel yenilikler, henüz postmodern romanın temel belirleyicileri olarak kabul edilen üstkurmaca, metinlerarasılık veya ontolojik çoğulluk düzeyine ulaşmamıştır.

Bununla birlikte 1970’li yıllardan itibaren Türk romanında klasik gerçekçi anlatının sınırlarını zorlayan eserlerin ortaya çıkmaya başladığı görülmektedir. Bu eserlerde olay örgüsünün parçalanması, kronolojik zamanın kırılması, anlatıcının güvenilirliğinin sorgulanması ve romanın kendi yazılış sürecini konu edinmesi gibi teknikler giderek belirginleşmiştir. Bu nedenle birçok araştırmacı, Türk romanında postmodern anlatının hazırlık evresini bu yıllardan itibaren başlatmaktadır.¹

Ancak burada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta bulunmaktadır. Batı postmodernizmi, sanayi toplumunun ve geç kapitalizmin kültürel dönüşümü içerisinde şekillenirken Türk romanı farklı tarihsel ve toplumsal şartlar altında gelişmiştir. Dolayısıyla Türk romancısı postmodern anlatım tekniklerini doğrudan aktarmamış; bunları yerli anlatı geleneğiyle yeniden yorumlamıştır. Bu durum, Türk postmodern romanının en ayırt edici özelliklerinden biri olarak değerlendirilebilir.

3.2. İlk Postmodern Roman Üzerine Tartışmalar

Türk edebiyatında ilk postmodern romanın hangisi olduğu konusunda araştırmacılar arasında ortak bir görüş bulunmamaktadır. Bunun temel nedeni, postmodernizmin kesin sınırlarla tanımlanamayan bir estetik anlayış olması kadar, birçok romanın hem modernist hem de postmodern özellikleri aynı anda taşımasıdır.

Bazı araştırmacılar Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar romanını Türk postmodernizminin başlangıç noktası olarak kabul etmektedir. Romanın parçalı yapısı, metinlerarasılık anlayışı, ironiye dayalı anlatımı ve romanın kendi kurmaca yapısını görünür kılması bu görüşün temel dayanaklarını oluşturmaktadır. Bununla birlikte bazı araştırmacılar ise Tutunamayanların esas itibarıyla modernist roman geleneği içerisinde değerlendirilmesi gerektiğini ileri sürmektedir. Onlara göre Oğuz Atay’da görülen anlatım teknikleri postmodern romanın habercisi olmakla birlikte, romanın temel problemi hâlâ modernist bireyin varoluş krizidir.²

Benzer tartışmalar Bilge Karasu’nun eserleri için de yapılmaktadır. Özellikle Gece, anlatının kendi yapısını sürekli sorgulaması, belirsiz anlatıcı düzeni ve çok katmanlı anlam yapısıyla postmodern romana yaklaşmaktadır. Ancak Karasu’nun felsefî yoğunluğu ve varoluşsal sorgulamaları nedeniyle eserlerinin modernizm ile postmodernizm arasında geçiş niteliği taşıdığı yönünde değerlendirmeler de bulunmaktadır.

Adalet Ağaoğlu ise bu tartışmalar içerisinde farklı bir yerde durmaktadır. Ağaoğlu’nun romanlarında bireyin parçalanmış bilinci, zamanın doğrusal akışının kırılması ve anlatım düzlemlerinin iç içe geçmesi belirgin biçimde görülmekle birlikte, yazar toplumsal gerçeklikten tamamen kopmamaktadır. Bu nedenle onun romanları modernist anlatı ile postmodern teknikler arasında köprü oluşturan eserler olarak değerlendirilebilir.

Orhan Pamuk ise özellikle Benim Adım Kırmızı, Kara Kitap ve Yeni Hayat romanlarıyla birlikte Türk postmodern romanının en sistemli örneklerini ortaya koymuştur. Pamuk’un romanlarında üstkurmaca, metinlerarasılık, tarihyazımsal kurgu, çoğul anlatıcı ve Doğu anlatı geleneğinin yeniden yorumlanması birlikte kullanılmaktadır. Bu nedenle birçok araştırmacı, Türk postmodern romanının olgunluk döneminin Orhan Pamuk ile belirginleştiği görüşündedir.³

3.3. Türk Postmodern Romanının Batı’dan Ayrıldığı Nokta

Türk postmodern romanı üzerine yapılan çalışmaların önemli bir bölümü Batılı kuramların Türk romanına uygulanmasıyla sınırlı kalmıştır. Ancak bu yaklaşım, Türk romanının beslendiği kültürel zemini yeterince açıklayamamaktadır.

Kanaatimizce Türk postmodern romanını Batı örneklerinden ayıran temel unsur, geleneksel anlatı kültürüyle kurduğu ilişkidir.

Batı romanında üstkurmaca çoğu zaman anlatının yapaylığını görünür kılmak amacıyla kullanılmaktadır. Türk romanında ise bu teknik, yalnızca estetik bir tercih değildir. Meddah anlatıları, halk hikâyeleri, mesneviler, Binbir Gece Masalları ve tasavvufî anlatılar yüzyıllardır anlatının kendi varlığını görünür kılan çok katmanlı yapılara sahiptir. Dolayısıyla Türk romancısı postmodern teknikleri kullanırken tamamen yabancı bir estetik anlayışı benimsememekte; kendi anlatı geleneğinin imkânlarını çağdaş roman estetiği içerisinde yeniden üretmektedir.

Bu durum özellikle Orhan Pamuk’un romanlarında açık biçimde görülmektedir. Benim Adım Kırmızı yalnızca postmodern tekniklerin uygulandığı bir roman değildir. Aynı zamanda meddah geleneğinin, minyatür sanatının, Doğu hikâye anlatıcılığının ve klasik Osmanlı estetiğinin çağdaş roman formu içerisinde yeniden kurulmasıdır.

Benzer biçimde Adalet Ağaoğlu’nun romanlarında görülen parçalanmış zaman anlayışı da yalnızca Batı modernizminin etkisiyle açıklanabilecek bir yapı değildir. Yazar, bireysel hafıza ile toplumsal belleği aynı anlatı düzleminde buluşturarak zaman kavramını doğrusal olmaktan çıkarmaktadır. Böylece roman, kronolojik olay anlatımından çok bilinç katmanlarının estetik düzenlenişine dönüşmektedir.

Bu nedenle Türk postmodern romanını yalnızca Batılı kuramların gölgesinde değerlendirmek eksik kalacaktır. Daha doğru bir yaklaşım, postmodern anlatım tekniklerinin yerli anlatı geleneğiyle kurduğu ilişkiyi birlikte ele almaktır. Kanaatimizce Türk postmodern romanının özgünlüğü de tam olarak bu sentezden doğmaktadır.

Ara Sonuç

Türk romanında postmodernizm, tek bir yazarın veya tek bir romanın ortaya çıkışıyla başlamamış; uzun yıllara yayılan estetik dönüşümün sonucunda şekillenmiştir. Bu süreçte Oğuz Atay, Bilge Karasu ve Adalet Ağaoğlu gibi isimler hazırlayıcı rol üstlenirken, Orhan Pamuk postmodern anlatının birçok tekniğini aynı estetik yapı içerisinde bir araya getiren romancı olarak öne çıkmaktadır.

Ancak bu gelişim çizgisi, Batı postmodernizminin doğrudan aktarılması şeklinde değerlendirilmemelidir. Türk romancısı, geleneksel anlatı mirasını postmodern estetik içerisinde yeniden yorumlayarak özgün bir anlatım modeli geliştirmiştir. Çalışmanın bundan sonraki bölümünde bu özgünlük, Adalet Ağaoğlu’nun Üç Beş Kişi ve Orhan Pamuk’un Benim Adım Kırmızı romanları üzerinden ayrıntılı biçimde incelenecektir.

IV. Postmodern Romanın Temel Estetik Özellikleri

Kuramsal tartışmalar, postmodernizmin yalnızca tarihsel bir dönem veya kültürel bir kırılma olmadığını; aynı zamanda roman sanatında köklü bir estetik dönüşüm meydana getirdiğini göstermektedir. Ancak postmodern romanı yalnızca kuramsal metinlerden hareketle tanımlamak yeterli değildir. Çünkü postmodernizm, asıl kimliğini romanın anlatım tekniklerinde görünür hâle getirmektedir.

Bu nedenle postmodern romanı belirleyen temel özelliklerin incelenmesi, hem Batı romanını hem de Türk romanındaki gelişim çizgisini değerlendirebilmek açısından zorunludur.

4.1. Üstkurmaca (Metafiction)

Postmodern romanın en belirgin ayırt edici özelliği üstkurmacadır. Modern romanda anlatıcı, kurduğu dünyanın gerçek olduğu izlenimini oluşturmaya çalışırken; postmodern romanda anlatı tam tersine kendi kurmaca niteliğini sürekli olarak okuyucuya hatırlatmaktadır.

Bu nedenle postmodern romanda yazar zaman zaman anlatıya müdahale etmekte, anlatıcı kendi yazma sürecinden söz etmekte, hatta roman kendi kuruluş sürecini konu edinmektedir. Böylece roman yalnızca bir hikâye anlatmaz; aynı zamanda hikâyenin nasıl kurulduğunu da gösterir.

Üstkurmaca tekniği, okuyucunun metne pasif biçimde inanmasını engellemekte; onu anlatının kuruluş sürecine ortak etmektedir. Böylece okur, yalnızca olayları takip eden kişi olmaktan çıkarak metnin ikinci kurucusu hâline gelmektedir.¹

Bu teknik özellikle Orhan Pamuk’un romanlarında belirgin biçimde görülmektedir. Benim Adım Kırmızı’da anlatıcı yalnızca olayları aktarmamakta; anlatının kendi varlığı üzerine de düşünmektedir. Romanın çeşitli bölümlerinde ses değişiklikleri, anlatıcı değişimleri ve anlatım katmanları okuyucuya sürekli olarak metnin kurmaca niteliğini hatırlatmaktadır.

Kanaatimizce üstkurmaca, postmodern romanın yalnızca teknik bir tercihi değildir. Bu yöntem aynı zamanda hakikatin mutlaklığına yöneltilmiş estetik bir itirazdır. Roman artık gerçeği temsil etmeye çalışmamakta; gerçeğin de tıpkı roman gibi kurulmuş bir anlatı olabileceğini düşündürmektedir.

4.2. Metinlerarasılık

Julia Kristeva’nın geliştirdiği metinlerarasılık kavramı, postmodern roman estetiğinin temel yapı taşlarından biridir. Kristeva’ya göre hiçbir metin tamamen bağımsız değildir; her metin kendisinden önce yazılmış başka metinlerle görünür veya görünmez ilişkiler kurmaktadır.²

Bu yaklaşım postmodern romanda çok daha bilinçli biçimde kullanılmaktadır. Artık yazar yalnızca başka eserlerden etkilenmemekte; onları doğrudan romanın yapısı içerisine yerleştirmektedir.

Alıntılar, göndermeler, parodiler, pastişler, tarihî belgeler, masallar, kutsal metinler ve klasik eserler aynı roman içerisinde yeniden anlam kazanmaktadır.

Türk romanında bu tekniğin en başarılı örneklerinden biri Benim Adım Kırmızı’dır. Roman yalnızca Osmanlı tarihini anlatmaz; minyatür sanatı, Doğu estetiği, İslâm sanat anlayışı, Firdevsî, Nizâmî ve klasik mesnevî geleneğiyle sürekli ilişki kurar. Böylece eser tek katmanlı bir anlatı olmaktan çıkar; farklı metinlerin buluştuğu geniş bir kültürel hafızaya dönüşür.

Burada dikkat edilmesi gereken önemli nokta, metinlerarasılığın yalnızca “alıntı yapmak” olmadığıdır. Esas amaç yeni metni eski metinlerle konuşturmak ve ortaya yeni anlam katmanları çıkarmaktır.

Bu nedenle postmodern romanın anlamı yalnızca kendi sınırları içerisinde değil; ilişki kurduğu diğer metinlerle birlikte oluşmaktadır.

4.3. Çoğul Anlatıcı ve Hakikatin Göreceliliği

Modern romanda anlatıcı çoğu zaman güvenilir bilgi kaynağı olarak kabul edilmektedir. Okuyucu anlatıcının aktardığı olayları sorgulama gereği duymaz. Oysa postmodern romanda anlatıcı da kurmaca dünyanın bir parçasıdır ve yanılabilir.

Bu nedenle postmodern romanlarda aynı olay farklı kişiler tarafından yeniden anlatılabilmekte, birbirini çürüten anlatımlar aynı metin içerisinde birlikte var olabilmektedir.

Bu durum yalnızca anlatım tekniği değildir.

Aslında postmodern düşüncenin temel önermelerinden biri olan hakikatin çoğulluğu roman estetiğine aktarılmış olmaktadır.

Lyotard’ın büyük anlatılara yönelttiği eleştiri, romanda anlatıcı otoritesinin parçalanmasıyla somutlaşmaktadır. Artık okuyucu tek bir anlatıcıya güvenmek yerine farklı anlatılar arasında kendi yorumunu oluşturmak zorundadır.

Kanaatimizce postmodern romanın okuyucudan beklediği en önemli değişim de budur. Modern romanda okuyucu anlamı keşfeder; postmodern romanda ise anlamı kurar.

4.4. Zamanın Parçalanması

Roman sanatında zaman kavramı uzun yıllar boyunca kronolojik ilerleme esasına göre düzenlenmiştir. Olayların başlangıç, gelişme ve sonuç bölümleri birbirini takip etmiş; anlatının bütünlüğü zaman dizgesine bağlı olarak kurulmuştur.

Postmodern romanda ise zaman doğrusal akışını büyük ölçüde kaybetmektedir.

Geçmiş, şimdi ve gelecek aynı anlatı düzleminde buluşabilmektedir.

Hatıralar, düşler, olasılıklar ve kurmaca katmanları birbirine karışmaktadır.

Bu nedenle postmodern romanda zaman artık ölçülebilen fiziksel bir olgu değil; karakterin bilinci içerisinde yeniden şekillenen estetik bir yapı hâline gelmektedir.

Bu özellik özellikle Adalet Ağaoğlu’nun romanlarında dikkat çekmektedir.

Üç Beş Kişi, yalnızca olayların kronolojik sıralanışıyla okunabilecek bir roman değildir. Romanın asıl yapısı bireysel hafızanın parçalanmış zaman algısı üzerine kurulmuştur.

Bu yönüyle eser, klasik gerçekçi romandan belirgin biçimde ayrılmaktadır.

4.5. Oyun Kavramı

Postmodern romanın üzerinde yeterince durulmayan fakat en önemli özelliklerinden biri de oyundur.

Buradaki oyun, çocukça eğlenme anlamında kullanılmamaktadır.

Romanın kendi kurallarını sürekli değiştirmesi, okuyucunun beklentilerini bilinçli biçimde boşa çıkarması ve anlatının sınırlarıyla oynaması postmodern estetiğin temel özelliklerinden biridir.

Umberto Eco’nun belirttiği gibi postmodern sanat geçmişi yok sayamaz; ancak onunla ciddi bir ilişki kurmak yerine çoğu zaman oyunlu ve ironik bir ilişki kurmaktadır.³

Bu nedenle postmodern roman, okuyucusundan yalnızca dikkat değil; aynı zamanda estetik katılım talep etmektedir.

Ara Değerlendirme

Kanaatimizce postmodern romanı belirleyen temel unsur, kullanılan tekniklerin sayısı değildir.

Bir romanda metinlerarasılık bulunması onu tek başına postmodern yapmayacağı gibi, üstkurmaca kullanılması da yeterli değildir.

Asıl belirleyici olan, bütün bu tekniklerin hakikatin çoğulluğunu gösterecek estetik bir bütünlük içerisinde kullanılmasıdır.

İşte bu noktadan sonra artık incelememiz doğrudan romanlara yönelecektir.

Önce Adalet Ağaoğlu’nun Üç Beş Kişi, ardından Orhan Pamuk’un Benim Adım Kırmızı ayrıntılı biçimde incelenecek ve şimdiye kadar oluşturduğumuz kuramsal çerçevenin metin üzerinde nasıl karşılık bulduğu gösterilecektir.

4.6. Türk Postmodern Romanı Üzerine Bir Değerlendirme

Postmodern roman üzerine yapılan araştırmalar incelendiğinde dikkat çeken ortak eğilimlerden biri, Batılı kuramların Türk romanına doğrudan uygulanmasıdır. Bu yaklaşım, özellikle anlatım tekniklerinin sınıflandırılmasında önemli kolaylıklar sağlamakla birlikte, Türk romanının kendi kültürel birikimini açıklamakta yetersiz kalmaktadır.

Kanaatimizce Türk postmodern romanı yalnızca Batı’dan alınmış estetik tekniklerin uygulanması değildir. Aksine bu roman anlayışı, Doğu anlatı geleneğinin yüzyıllar boyunca oluşturduğu çok katmanlı yapı ile çağdaş roman estetiğinin kesiştiği noktada ortaya çıkmıştır.

Nitekim meddah anlatılarında anlatıcının zaman zaman hikâyeye müdahale etmesi, mesnevilerde farklı hikâyelerin ana anlatıya eklemlenmesi, halk hikâyelerinde anlatıcı kimliğinin sürekli görünür olması ve Binbir Gece Masalları’nda anlatının kendi üzerine katlanarak ilerlemesi, postmodern romanın birçok anlatım tekniğiyle benzer özellikler göstermektedir.

Dolayısıyla Türk romancısı, Batı’da XX. yüzyılın ikinci yarısında kuramsallaştırılan birçok anlatım tekniğinin karşılığını kendi kültürel hafızasında da bulmuştur.

Bu nedenle Türk postmodern romanını değerlendirirken yalnızca Lyotard, Derrida veya Hutcheon üzerinden hareket etmek eksik kalacaktır. Aynı zamanda meddah, mesnevî, halk hikâyesi ve klasik Doğu anlatıcılığı da değerlendirme ölçütleri arasında yer almalıdır.

Kanaatimizce Türk postmodern romanının özgünlüğü tam da bu noktada ortaya çıkmaktadır.

V. Adalet Ağaoğlu’nun Üç Beş Kişi Romanının Postmodern Bakış Açısıyla Değerlendirilmesi

5.1. Adalet Ağaoğlu’nun Roman Anlayışı

Cumhuriyet dönemi Türk romanı içerisinde Adalet Ağaoğlu, yalnızca ele aldığı toplumsal meselelerle değil; roman tekniğine kazandırdığı yeniliklerle de dikkat çeken yazarlardan biridir. Onun romanlarında birey ile toplum arasındaki çatışma, siyasal dönüşümlerin bireysel hafızada bıraktığı izler ve modern insanın kimlik arayışı temel problem alanlarını oluşturmaktadır. Bununla birlikte Ağaoğlu’nu yalnızca toplumcu ya da psikolojik roman geleneği içerisinde değerlendirmek eksik bir yaklaşım olacaktır. Çünkü yazar, özellikle 1980 sonrasında kaleme aldığı eserlerinde klasik roman anlayışının sınırlarını zorlayan anlatım tekniklerine yönelmiş; zaman, anlatıcı ve kurgu kavramlarını yeniden biçimlendirmiştir.

Bu yönüyle Adalet Ağaoğlu’nun romanları, modernist anlatı ile postmodern estetik arasında geçiş sağlayan önemli halkalardan biri olarak değerlendirilebilir. Yazarın amacı yalnızca toplumsal değişimleri anlatmak değil; aynı zamanda bireyin değişen gerçeklik algısını romanın biçimine de yansıtmaktır. Böylece içerik ile biçim arasında organik bir bütünlük kurulmaktadır.

Bu bağlamda Üç Beş Kişi, yalnızca belirli bir dönemin siyasal ve sosyal panoramasını sunan bir roman değildir. Roman, bireysel bilinç, parçalanmış zaman ve çok katmanlı anlatım yapısıyla postmodern estetiğe yaklaşan önemli örneklerden biridir.

5.2. Romanın Yapısal Özellikleri

İlk bakışta Üç Beş Kişi, klasik olay örgüsüne sahip bir roman izlenimi uyandırmaktadır. Ancak romanın derin yapısı incelendiğinde anlatının doğrusal biçimde ilerlemediği görülmektedir. Olaylar kronolojik sıraya bağlı olarak gelişmek yerine, karakterlerin bilinç dünyasında çağrışımlar yoluyla yeniden kurulmaktadır.

Romanın zaman örgüsü sürekli olarak geçmiş ile şimdi arasında gidip gelmektedir. Hatırlamalar, iç konuşmalar ve bilinç akışı anlatının temel taşıyıcı unsurları hâline gelmektedir. Böylece roman, dış dünyanın nesnel gerçekliğinden çok bireyin öznel zamanını görünür kılmaktadır.

Kanaatimizce bu yapı, modern romanın kronolojik zaman anlayışından belirgin biçimde ayrılmaktadır. Çünkü postmodern romanda zaman artık ölçülebilir bir olgu olmaktan çıkar; karakterlerin zihninde yeniden şekillenen estetik bir düzene dönüşür.

Ağaoğlu’nun romanında da zaman, saatlerin gösterdiği fiziksel akıştan ziyade hafızanın belirlediği psikolojik ritme göre ilerlemektedir.

5.3. Parçalanmış Bilinç ve Kimlik Problemi

Postmodern romanın en belirgin özelliklerinden biri bireyin bütüncül kimliğini kaybetmesidir. Modern romanda karakterler çoğu zaman belirli psikolojik özellikler etrafında şekillenirken, postmodern romanda birey farklı kimlik parçalarının oluşturduğu hareketli bir yapıya dönüşmektedir.

Üç Beş Kişi’nde karakterlerin yaşadığı temel problem de budur.

Roman kişilerinin hemen tamamı geçmiş ile bugün arasında sıkışmış durumdadır. Ne geçmiş tamamen terk edilebilmekte ne de bugünün gerçekliği tam anlamıyla benimsenebilmektedir.

Bu durum yalnızca karakterlerin ruh hâlini değil, romanın anlatım biçimini de belirlemektedir.

Anlatı ilerledikçe okuyucu tek bir merkezî bakış açısıyla karşılaşmaz.

Farklı bilinç katmanları, farklı zaman dilimleri ve farklı hatırlama biçimleri sürekli olarak birbirine karışmaktadır.

Dolayısıyla romanın asıl konusu belirli olayların anlatılması değil; parçalanmış bireyin dünyayı algılayış biçiminin gösterilmesidir.

Kanaatimizce Ağaoğlu’nun romanını postmodern estetiğe yaklaştıran temel unsur da burada ortaya çıkmaktadır.

5.4. Zamanın Estetik Bir Unsur Olarak Kullanılması

Roman sanatında zaman uzun yıllar boyunca olay örgüsünü düzenleyen temel unsur olarak değerlendirilmiştir.

Ancak Üç Beş Kişi’nde zaman, olayların sıralanmasını sağlayan teknik bir araç olmaktan çıkmaktadır.

Romanın ilerleyişi karakterlerin hafızasına bağlı olarak sürekli yön değiştirmektedir.

Bir hatırlama sahnesi, yıllar öncesine götürmekte; ardından yeniden bugüne dönülmektedir.

Bu geçişler çoğu zaman herhangi bir kronolojik uyarı yapılmaksızın gerçekleşmektedir.

Böylece okuyucu da karakterlerle birlikte parçalanmış zaman deneyimini yaşamaktadır.

Kanaatimizce bu yöntem yalnızca biçimsel bir tercih değildir.

Ağaoğlu, bireyin parçalanmış hafızasını anlatırken zamanı da parçalamaktadır.

Dolayısıyla içerik ile anlatım tekniği birbirini tamamlamaktadır.

İşte bu durum postmodern roman estetiğinin temel ilkelerinden biri olarak değerlendirilebilir.

5.5. Anlatıcı Sorunu

Postmodern romanda anlatıcı mutlak otorite değildir.

O da diğer karakterler gibi sınırlı bilgiye sahip bir kurmaca kişidir.

Bu nedenle okuyucu anlatıcının aktardığı bilgileri sorgulamak zorunda kalmaktadır.

Üç Beş Kişi’nde anlatıcı her ne kadar klasik üçüncü kişi anlatıcı görünümünde olsa da, anlatı ilerledikçe bu otorite büyük ölçüde zayıflamaktadır.

Anlatıcının sesi zaman zaman karakterlerin bilinç akışı içerisinde erimekte, kimi zaman ise iç monologlarla iç içe geçmektedir.

Böylece roman tek merkezli anlatım düzeninden uzaklaşmaktadır.

Kanaatimizce bu durum, romanın postmodern niteliğini güçlendiren önemli unsurlardan biridir.

5.6. Sonuç Yerine Bir Ara Değerlendirme

Adalet Ağaoğlu’nun Üç Beş Kişi romanı, yalnızca toplumsal çözümlemeleri bakımından değil; roman tekniği açısından da Türk edebiyatında önemli bir kırılma noktasıdır.

Roman tamamen postmodern estetik içerisinde değerlendirilmese bile, klasik gerçekçi roman anlayışından belirgin biçimde uzaklaşarak postmodern anlatının birçok tekniğini bünyesinde barındırmaktadır.

Parçalanmış zaman anlayışı, bilinç merkezli kurgu, anlatıcı otoritesinin zayıflaması ve bireyin bütünlüğünü kaybetmesi gibi özellikler, eseri modernist roman ile postmodern roman arasında önemli bir geçiş metni hâline getirmektedir.

Bu nedenle Üç Beş Kişi, yalnızca Adalet Ağaoğlu’nun roman anlayışını değil; aynı zamanda Türk romanının postmodern estetiğe geçiş sürecini anlamak bakımından da anahtar eserlerden biri olarak değerlendirilebilir.

VI. Orhan Pamuk’un Benim Adım Kırmızı Romanının Postmodern Anlatı Bağlamında İncelenmesi

6.1. Romanın Türk Edebiyatındaki Konumu

Orhan Pamuk, Türk romanının uluslararası ölçekte en fazla tartışılan yazarlarından biridir. Eserleri yalnızca farklı dillere çevrilmiş olması nedeniyle değil, roman tekniğine getirdiği yenilikler bakımından da çağdaş Türk edebiyatında önemli bir yere sahiptir. Özellikle Kara Kitap, Yeni Hayat ve Benim Adım Kırmızı, postmodern roman estetiğinin Türk edebiyatındaki en sistemli örnekleri arasında değerlendirilmektedir.

Bununla birlikte Orhan Pamuk’un romanlarını yalnızca Batı postmodernizminin etkisi altında açıklamak kanaatimizce yeterli değildir. Çünkü Pamuk’un romanlarında kullanılan anlatım teknikleri kadar, bu tekniklerin beslendiği kültürel zemin de önem taşımaktadır. Romanın merkezinde yer alan Osmanlı minyatür sanatı, Doğu hikâye anlatıcılığı, tasavvuf düşüncesi ve klasik estetik anlayışı, eserin yalnızca postmodern tekniklerle açıklanamayacağını göstermektedir.

Dolayısıyla Benim Adım Kırmızı, Batılı postmodern roman anlayışının Türk kültürel hafızasıyla kurduğu ilişkinin en başarılı örneklerinden biri olarak değerlendirilebilir.

6.2. Çoğul Anlatıcı Tekniği

Romanın ilk dikkat çeken özelliği anlatıcı düzenidir.

Klasik romanda olaylar çoğunlukla tek bir anlatıcının bakış açısından aktarılmaktadır. Oysa Benim Adım Kırmızı’da anlatıcı sürekli değişmektedir.

Roman boyunca yalnızca insanlar konuşmaz.

Ölü konuşur.

Katil konuşur.

Ağaç konuşur.

At konuşur.

Köpek konuşur.

Şeytan konuşur.

Renk konuşur.

Hatta para bile anlatıcı hâline gelir.

Bu durum ilk bakışta yalnızca teknik bir çeşitlilik gibi görünmektedir. Oysa kanaatimizce burada çok daha derin bir estetik tercih bulunmaktadır.

Postmodern roman, hakikatin tek bir merkezden anlatılamayacağını savunmaktadır.

Pamuk ise bu düşünceyi yalnızca kuramsal olarak benimsememiş; romanın anlatıcı yapısına da taşımıştır.

Her anlatıcı aynı olayı farklı biçimde yorumlamakta, okuyucu ise bu anlatımlar arasında kesin bir hakikate ulaşamamaktadır.

Dolayısıyla romanın temel amacı “gerçeği anlatmak” değil, gerçeğin farklı anlatımlar aracılığıyla nasıl üretildiğini göstermektir.

Bu yönüyle eser, Lyotard’ın büyük anlatılara yönelttiği eleştirinin roman düzlemindeki estetik karşılığı olarak okunabilir.

6.3. Üstkurmaca ve Romanın Kendi Bilincine Ulaşması

Üstkurmaca, Benim Adım Kırmızı’nın temel belirleyicilerinden biridir.

Roman boyunca anlatı kendi kurmaca niteliğini gizlemeye çalışmaz.

Aksine okuyucuya sürekli olarak anlatılan dünyanın kurulmuş bir metin olduğu hatırlatılır.

Bu yöntem klasik gerçekçi roman anlayışından belirgin biçimde ayrılmaktadır.

Gerçekçi romanda okuyucunun anlatıya inanması beklenirken, postmodern romanda okuyucunun anlatının nasıl kurulduğunu fark etmesi amaçlanmaktadır.

Pamuk’un romanında anlatıcıların değişmesi, olayların farklı bakış açılarından yeniden kurulması ve romanın zaman zaman kendi yazılış sürecini görünür hâle getirmesi üstkurmacanın temel göstergeleridir.

Ancak burada dikkat edilmesi gereken önemli nokta şudur.

Pamuk üstkurmacayı yalnızca estetik bir oyun olarak kullanmamaktadır.

Üstkurmaca aynı zamanda tarihin de kurmaca niteliğini tartışmaya açmaktadır.

Roman yalnızca “Bir hikâye nasıl yazılır?” sorusunu değil;

“Tarih nasıl anlatılır?”

sorusunu da okuyucunun önüne getirmektedir.

Kanaatimizce romanın asıl başarısı da burada ortaya çıkmaktadır.

6.4. Tarih ve Kurmaca Arasındaki İlişki

Benim Adım Kırmızı, tarihî roman olarak değerlendirilse de klasik tarihî roman anlayışından önemli ölçüde ayrılmaktadır.

Klasik tarihî romanda amaç belirli bir tarihsel dönemi mümkün olduğunca gerçeğe uygun biçimde canlandırmaktır.

Pamuk ise bunun tam tersini yapmaktadır.

Roman boyunca tarihsel gerçeklik sürekli olarak yeniden kurulmaktadır.

Belgeler kadar söylentiler…

Tanıklıklar kadar hayaller…

Gerçek kişiler kadar kurmaca karakterler…

Aynı anlatı düzleminde buluşmaktadır.

Bu nedenle okuyucu romanı bitirdiğinde kesin tarihsel bilgi edinmiş olmaz.

Buna karşılık tarihin nasıl üretildiği üzerine düşünmeye başlar.

Kanaatimizce Hutcheon’un “tarihyazımsal üstkurmaca” kavramı, Benim Adım Kırmızı’nı açıklamak bakımından oldukça işlevsel olmakla birlikte tek başına yeterli değildir.

Çünkü Pamuk’un tarih anlayışı yalnızca Batılı tarih kuramlarından değil, İslâm tarih yazıcılığı ve Doğu anlatı geleneğinden de beslenmektedir.

İşte bu nokta, romanın Türk postmodernizmi açısından özgün yönünü oluşturmaktadır.

6.5. Doğu Anlatı Geleneğinin Yeniden Üretilmesi

Kanaatimizce Benim Adım Kırmızı’nın en önemli özelliği postmodern olması değil;

Doğu anlatı geleneğini postmodern estetik içerisinde yeniden üretmesidir.

Roman dikkatle incelendiğinde meddah anlatılarının doğrudan izleri görülmektedir.

Anlatıcının sık sık değişmesi…

Okuyucuya doğrudan seslenmesi…

Farklı hikâyelerin ana anlatıya eklemlenmesi…

Anlatının kendi üzerine katlanması…

Yüzyıllardır Doğu anlatı geleneğinde bulunan yöntemlerdir.

Benzer biçimde minyatür sanatının zaman ve mekân anlayışı da romanın anlatım tekniğini belirlemektedir.

Batı resmi tek bir bakış açısını esas alırken, minyatür sanatında bakış noktası sürekli değişmektedir.

Pamuk’un çoğul anlatıcı sistemiyle minyatür estetiği arasında kurduğu ilişki, romanın yalnızca içerik düzeyinde değil; biçim düzeyinde de Doğu estetiğinden beslendiğini göstermektedir.

Kanaatimizce romanın özgünlüğü tam olarak burada ortaya çıkmaktadır.

Pamuk Batılı postmodern teknikleri kullanırken aynı zamanda Doğu estetiğini de romanın anlatım mantığına dönüştürmektedir.

Dolayısıyla eser, ne tamamen Batılı bir postmodern romandır ne de klasik Doğu anlatısıdır.

Roman, bu iki estetik anlayışın kesişme noktasında yeni bir anlatım modeli geliştirmektedir.

6.6. Ara Değerlendirme

Benim Adım Kırmızı, postmodern romanın temel özelliklerini büyük ölçüde bünyesinde barındırmaktadır. Üstkurmaca, metinlerarasılık, çoğul anlatıcı, tarih ile kurmaca arasındaki sınırların belirsizleşmesi ve okurun anlam üretme sürecine aktif biçimde katılması bakımından eser, Türk postmodern romanının en olgun örneklerinden biridir.

Bununla birlikte romanı yalnızca Batı postmodernizminin etkisiyle açıklamak eksik kalacaktır. Eser, Doğu anlatı geleneğinin yüzyıllar boyunca geliştirdiği anlatım biçimlerini çağdaş roman estetiğiyle birleştirerek Türk romanında özgün bir sentez meydana getirmektedir.

Kanaatimizce Benim Adım Kırmızı’nın dünya edebiyatındaki başarısı da yalnızca postmodern teknikleri kullanmasından değil, bu teknikleri yerli kültürel hafızayla bütünleştirebilmesinden kaynaklanmaktadır.

VII. Adalet Ağaoğlu ve Orhan Pamuk Romanlarının Postmodern Estetik Açısından Karşılaştırılması

7.1. İki Roman Aynı Estetik Çizgide midir?

İlk bakışta Üç Beş Kişi ile Benim Adım Kırmızı, birbirinden oldukça farklı iki roman görünümündedir.

Birinde Cumhuriyet sonrası Türkiye’nin toplumsal dönüşümü anlatılırken diğerinde XVI. yüzyıl Osmanlı dünyası merkeze alınmaktadır.

Birinde bireyin hafızası ön plana çıkarken diğerinde sanat tarihi, polisiye kurgu ve tarihsel anlatı iç içe geçmektedir.

Ancak romanların derin yapısı incelendiğinde her iki eserin de aynı estetik problem etrafında şekillendiği görülmektedir.

Kanaatimizce bu ortak problem hakikatin tek merkezli olarak anlatılamayacağı düşüncesidir.

İki romanın da temel hareket noktası budur.

7.2. Hakikat Problemi

Modern roman çoğu zaman okuyucuya belirli bir hakikat sunmaktadır.

Olayların nasıl gerçekleştiği, karakterlerin kim olduğu ve anlatıcının aktardığı bilgiler büyük ölçüde güvenilir kabul edilmektedir.

Oysa incelenen her iki romanda da durum farklıdır.

Üç Beş Kişi’nde hakikat karakterlerin hafızasında parçalanmaktadır.

Hatırlanan ile yaşanan sürekli olarak birbirine karışmaktadır.

Okuyucu kesin bilgiye ulaşamaz.

Bunun nedeni yazarın bilgi vermek istememesi değildir.

Tam tersine yazar, bireysel hafızanın zaten parçalanmış olduğunu göstermektedir.

Benim Adım Kırmızı’nda ise hakikat farklı anlatıcılar arasında bölünmektedir.

Her anlatıcı aynı olayın farklı yönünü aktarmakta; okuyucu bunlar arasında kesin bir sonuca ulaşamamaktadır.

Dolayısıyla iki romanda kullanılan teknikler farklı olsa da ulaşılan estetik sonuç aynıdır.

Hakikat artık tek değildir.

7.3. Zaman Anlayışının Karşılaştırılması

Her iki romanın ortak özelliklerinden biri doğrusal zaman anlayışını reddetmeleridir.

Ancak bunu gerçekleştirme biçimleri birbirinden farklıdır.

Adalet Ağaoğlu zamanı karakterlerin hafızası aracılığıyla parçalamaktadır.

Romanın kronolojisi dış dünyadan değil, insan zihninin çağrışım düzeninden doğmaktadır.

Bu nedenle geçmiş sürekli olarak bugünün içerisine sızmaktadır.

Orhan Pamuk ise zamanı tarih ile kurmaca arasındaki sınırları kaldırarak yeniden kurmaktadır.

Roman XVI. yüzyılda geçmesine rağmen kullandığı anlatım teknikleri çağdaş roman estetiğine aittir.

Dolayısıyla okuyucu tarihî bir dönemi okumakta; fakat modern bir anlatının içerisinde ilerlemektedir.

Kanaatimizce her iki yazar da zamanı parçalamaktadır.

Ancak Ağaoğlu bunu psikolojik zaman üzerinden gerçekleştirirken Pamuk estetik zaman üzerinden gerçekleştirmektedir.

Bu farklılık iki roman arasındaki en belirgin ayrımlardan biridir.

7.4. Anlatıcı Problemi

Anlatıcı meselesi, iki roman arasındaki temel ayrım noktalarından biridir.

Üç Beş Kişi’nde anlatıcı büyük ölçüde görünmezdir.

Okuyucu olayları karakterlerin bilinç dünyası aracılığıyla takip etmektedir.

Anlatıcı zaman zaman geri çekilmekte; karakterlerin zihinsel çözümlemeleri ön plana çıkmaktadır.

Benim Adım Kırmızı’nda ise anlatıcı tam tersine görünür hâle gelmektedir.

Roman boyunca anlatıcı değişmekte, konuşmakta, okuyucuyla ilişki kurmaktadır.

Hatta bazı bölümlerde anlatıcı adeta meddah gibi davranmaktadır.

Kanaatimizce bu durum iki farklı postmodern eğilimi göstermektedir.

Adalet Ağaoğlu anlatıcıyı görünmezleştirerek bireyin iç dünyasını öne çıkarırken,

Orhan Pamuk anlatıcıyı görünür kılarak anlatının kendisini tartışmaya açmaktadır.

7.5. Doğu ve Batı Estetiği

Kanaatimizce iki roman arasındaki en önemli farklılık burada ortaya çıkmaktadır.

Adalet Ağaoğlu’nun romanı büyük ölçüde modern Türk romanının gelişim çizgisi içerisinde değerlendirilebilir.

Romanın biçimsel yenilikleri güçlü olmakla birlikte temel estetik referansları Batılı roman geleneğidir.

Orhan Pamuk ise farklı bir yol izlemektedir.

Batılı postmodern teknikleri kullanırken aynı zamanda Doğu anlatı geleneğini de romanın kurucu unsuru hâline getirmektedir.

Meddah anlatıcısı…

Minyatür estetiği…

Tasavvufî semboller…

Klasik hikâye anlatıcılığı…

Romanın yalnızca konusu değildir.

Romanın anlatım mantığını belirleyen temel estetik unsurlardır.

Dolayısıyla Pamuk’un romanında Doğu yalnızca anlatılan dünya değildir.

Romanın yazılma biçimidir.

Kanaatimizce bu nokta, Türk postmodern romanını Batı postmodernizminden ayıran en önemli özelliklerden biridir.

7.6. Türk Postmodern Romanı Üzerine Yeni Bir Öneri

Çalışmanın başından itibaren postmodern romanın temel özellikleri ortaya konulmuş; ardından Adalet Ağaoğlu ve Orhan Pamuk’un romanları bu çerçevede incelenmiştir.

Ancak elde edilen bulgular, yalnızca iki romanın postmodern özelliklerini göstermekle sınırlı değildir.

Kanaatimizce bu inceleme, Türk postmodern romanı üzerine yeni bir değerlendirme yapılmasını da gerekli kılmaktadır.

Batı eleştirisi postmodernizmi çoğunlukla modernizmin çözülmesi üzerinden açıklamaktadır.

Oysa Türk romanının gelişim süreci farklıdır.

Türk romancısı postmodern teknikleri benimserken kendi anlatı hafızasını da birlikte kullanmıştır.

Bu nedenle Türk postmodern romanı ne yalnızca Batılıdır ne de yalnızca gelenekseldir.

O, iki estetik dünyanın kesiştiği özgün bir anlatım biçimidir.

İncelenen her iki roman da bu sentezin farklı örneklerini oluşturmaktadır.

VIII. Türk Postmodern Romanı Üzerine Bir Değerlendirme

Postmodernizm üzerine yapılan araştırmaların önemli bir bölümü, Batı düşüncesi içerisinde ortaya çıkan kuramların Türk edebiyatına uygulanması esasına dayanmaktadır. Bu yaklaşım, özellikle roman çözümlemelerinde ortak bir terminoloji oluşturması bakımından önemli katkılar sağlamıştır. Ancak Türk romanının gelişim çizgisi dikkate alındığında yalnızca Batı merkezli açıklamaların yeterli olmadığı görülmektedir.

Çünkü Türk romanı, postmodern anlatım teknikleriyle karşılaşmadan çok önce, çok katmanlı anlatı geleneğine sahip bir kültürel miras içerisinde gelişmiştir. Meddah hikâyeleri, halk anlatıları, mesneviler ve klasik Osmanlı nesri incelendiğinde, günümüzde postmodern romanın temel özellikleri arasında gösterilen birçok anlatım tekniğinin farklı estetik amaçlarla kullanıldığı görülmektedir.

Elbette bu durum, klasik anlatıların doğrudan postmodern olduğu anlamına gelmemektedir. Böyle bir değerlendirme tarihsel bakımdan isabetli olmayacaktır. Ancak anlatının kendi varlığını görünür kılması, farklı hikâyelerin ana metin içerisine yerleştirilmesi, anlatıcının okuyucuya doğrudan seslenmesi ve zaman anlayışındaki esneklik gibi özelliklerin Türk anlatı geleneğinde uzun süredir var olduğu göz ardı edilemez.

Dolayısıyla Türk postmodern romanını değerlendirirken iki farklı estetik damarın aynı anda dikkate alınması gerekmektedir. Bunlardan ilki, Lyotard, Derrida, Hutcheon ve McHale gibi kuramcıların ortaya koyduğu çağdaş postmodern anlatı anlayışıdır. İkincisi ise Türk anlatı geleneğinin yüzyıllar boyunca geliştirdiği yerli estetik birikimdir.

Kanaatimizce Türk postmodern romanının özgünlüğü, bu iki estetik damarın kesişme noktasında ortaya çıkmaktadır.

8.1. Gelenek ile Yeniliğin Birlikteliği

Türk romanında postmodern anlatım tekniklerinin kullanılması, gelenekten bütünüyle kopuş anlamına gelmemektedir. Aksine birçok romancı, geleneksel anlatı unsurlarını çağdaş roman estetiği içerisinde yeniden yorumlamıştır.

Bu durum özellikle Orhan Pamuk’un eserlerinde açık biçimde görülmektedir. Benim Adım Kırmızı, Batılı postmodern roman tekniklerini kullanırken aynı zamanda meddah anlatısını, minyatür sanatını ve klasik Doğu estetiğini anlatının kurucu unsuru hâline getirmektedir.

Benzer biçimde Adalet Ağaoğlu’nun Üç Beş Kişi romanında da modern bireyin parçalanmış bilinç yapısı anlatılırken zaman, hafıza ve anlatıcı kavramları klasik gerçekçi roman anlayışından farklı biçimde düzenlenmektedir.

Dolayısıyla iki romancı farklı estetik tercihlerde bulunmalarına rağmen ortak bir noktada buluşmaktadır:

Roman artık yalnızca olay anlatan bir tür değildir.

Roman aynı zamanda anlatının kendisini de sorgulayan estetik bir yapıya dönüşmektedir.

8.2. Türk Postmodern Romanı Batı’nın Bir Taklidi midir?

Türk postmodern romanı üzerine yapılan tartışmaların önemli bir kısmı, bu roman anlayışının Batı edebiyatının gecikmiş bir yansıması olduğu görüşü etrafında şekillenmiştir. Özellikle üstkurmaca, metinlerarasılık ve çoğul anlatıcı gibi tekniklerin Batı postmodernizminin etkisiyle Türk romanına girdiği sıkça dile getirilmektedir.

Bu tespit belirli ölçüde doğrudur. Türk romancıları dünya edebiyatındaki gelişmeleri yakından takip etmiş, çağdaş anlatı tekniklerinden yararlanmıştır. Ancak bu durum, Türk postmodern romanının yalnızca bir taklit olduğu sonucunu doğurmaz.

Kanaatimizce burada gözden kaçırılan temel nokta, anlatım tekniği ile kültürel hafıza arasındaki ilişkidir.

Bir anlatım tekniği farklı kültürlerde benzer biçimde kullanılabilir; fakat o tekniğin taşıdığı anlam kültürel bağlama göre değişmektedir.

Örneğin çoğul anlatıcı tekniği Batı postmodernizminde hakikatin parçalanmasını temsil ederken, Doğu anlatı geleneğinde anlatının zenginleşmesini sağlayan estetik bir yöntem olarak da karşımıza çıkabilmektedir.

Bu nedenle Türk postmodern romanı yalnızca Batılı tekniklerin uygulanması değil, bu tekniklerin yerli estetik anlayış içerisinde yeniden anlamlandırılmasıdır.

8.3. Roman Sanatının Dönüşümü

İncelenen iki roman birlikte değerlendirildiğinde dikkat çeken ortak nokta, romanın artık yalnızca dış dünyayı temsil eden bir tür olmaktan çıkmış olmasıdır.

Modern romanda roman dış dünyayı anlatmaktadır.

Postmodern romanda ise roman, anlatının kendisini de konu edinmektedir.

Başka bir ifadeyle roman yalnızca “ne anlatıldığıyla” değil, “nasıl anlatıldığıyla” da ilgilenmektedir.

Kanaatimizce Türk romanındaki en önemli dönüşüm de burada gerçekleşmektedir.

Roman estetik bir ürün olmanın ötesinde, kendi anlatım imkânlarını sorgulayan düşünsel bir metne dönüşmektedir.

Bu nedenle postmodern romanı yalnızca biçimsel yenilikler üzerinden değerlendirmek eksik kalacaktır. Esas değişim, romanın gerçeklik anlayışında meydana gelmiştir.

Gerçek artık değişmez ve tek merkezli değildir.

Roman da bu çoğul gerçekliği farklı anlatım biçimleri aracılığıyla görünür hâle getirmektedir.

VIII. Bölümün Ara Sonucu

Çalışma boyunca yapılan incelemeler göstermektedir ki Türk postmodern romanı, Batı postmodernizminin doğrudan aktarılmasıyla açıklanamayacak kadar özgün bir gelişim çizgisine sahiptir. Geleneksel anlatı mirası ile çağdaş anlatı tekniklerinin bir araya gelmesi, Türk romanında kendine özgü bir estetik alan meydana getirmiştir.

Bu nedenle Adalet Ağaoğlu ve Orhan Pamuk’un romanları yalnızca postmodern tekniklerin uygulandığı eserler olarak değil, Türk romanının anlatı geleneğini yeniden yorumlayan metinler olarak değerlendirilmelidir.

IX. Sonuç

Postmodernizm, XX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren yalnızca sanatın değil, düşünce tarihinin de en çok tartışılan kavramlarından biri hâline gelmiştir. Ortak bir tanımı bulunmayan bu kavram, modernizmin bilgi, tarih ve gerçeklik anlayışına yönelttiği eleştirilerle şekillenmiş; özellikle roman sanatında yeni anlatım olanaklarının ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır.

Bu çalışmada öncelikle postmodernizmin kuramsal arka planı incelenmiş; Lyotard, Derrida, Baudrillard, Jameson, Hutcheon ve McHale’in görüşleri doğrultusunda postmodern romanın temel estetik özellikleri ortaya konulmuştur. Ardından Türk romanında postmodern anlatının gelişim süreci değerlendirilmiş; Adalet Ağaoğlu’nun Üç Beş Kişi ile Orhan Pamuk’un Benim Adım Kırmızı romanları postmodern anlatı teknikleri bakımından karşılaştırmalı olarak incelenmiştir.

İnceleme sonucunda her iki romanın da postmodern anlatının temel özelliklerini farklı düzeylerde taşıdığı görülmüştür. Üç Beş Kişi, özellikle parçalanmış zaman anlayışı, bireysel hafızanın anlatıyı belirleyen temel unsur hâline gelmesi ve anlatıcı otoritesinin zayıflatılması bakımından klasik gerçekçi roman anlayışından ayrılmaktadır. Roman, modern bireyin parçalanmış dünyasını yalnızca konu düzeyinde değil; anlatım biçimiyle de görünür kılmaktadır.

Benim Adım Kırmızı ise üstkurmaca, çoğul anlatıcı, metinlerarasılık ve tarihyazımsal kurgu bakımından Türk postmodern romanının en gelişmiş örneklerinden biri olarak değerlendirilebilir. Ancak romanın asıl özgünlüğü, bu teknikleri yalnızca Batı postmodernizminin estetik anlayışı doğrultusunda kullanmasında değil; Doğu anlatı geleneğini çağdaş roman estetiği içerisinde yeniden üretmesinde yatmaktadır.

Çalışmanın ulaştığı temel sonuçlardan biri de Türk postmodern romanının yalnızca Batı kaynaklı kuramlarla açıklanamayacağıdır. Türk anlatı geleneği incelendiğinde meddah hikâyeleri, halk anlatıları, mesneviler ve klasik Osmanlı anlatıcılığı içerisinde, postmodern romanın bugün kullandığı birçok anlatım tekniğinin tarihsel karşılıklarının bulunduğu görülmektedir. Elbette bu benzerlikler, klasik anlatıları postmodern eserler hâline getirmez. Ancak Türk romancısının çağdaş anlatım tekniklerini kullanırken bütünüyle yabancı bir estetik zeminde hareket etmediğini göstermesi bakımından önemlidir.

Kanaatimizce Türk postmodern romanı, Batılı postmodernizmin gecikmiş bir yansıması değildir. Aksine Batı’dan gelen kuramsal birikim ile Türk anlatı geleneğinin tarihsel hafızasını aynı estetik yapı içerisinde buluşturan özgün bir anlatı modelidir. Adalet Ağaoğlu ve Orhan Pamuk, bu sentezin farklı yönlerini temsil eden iki önemli romancı olarak değerlendirilmelidir.

Sonuç olarak postmodern roman, yalnızca roman sanatında kullanılan yeni anlatım tekniklerinin toplamı değildir. O, hakikatin, tarihin, kimliğin ve anlatının yeniden düşünülmesini sağlayan estetik bir bakış açısıdır. Türk romanı ise bu bakış açısını kendi kültürel mirasıyla birleştirerek dünya postmodernizmi içerisinde kendine özgü bir anlatım alanı oluşturmuştur. Bu yönüyle Türk postmodern romanı, hem evrensel postmodern estetiğin bir parçası hem de yerel anlatı geleneğinin çağdaş bir devamı olarak değerlendirilmelidir.

X. Tartışma ve Son Değerlendirme

Bilimsel araştırmaların temel amacı, mevcut bilgileri tekrar etmekten ziyade, yeni bir bakış açısı geliştirebilmektir. Bu nedenle herhangi bir edebî eseri yalnızca belirli kuramların ışığında açıklamaya çalışmak, çoğu zaman metnin kendi estetik gerçekliğini ikinci plana itmektedir.

Türk postmodern romanı üzerine yapılan çalışmaların önemli bir kısmı incelendiğinde de benzer bir durumla karşılaşılmaktadır. Araştırmaların büyük bölümü Lyotard, Derrida, Jameson veya Hutcheon gibi Batılı kuramcıların ortaya koyduğu kavramsal çerçeveyi esas almakta; Türk romanını bu kuramların doğruluğunu gösteren örnekler olarak değerlendirmektedir.

Bu yaklaşımın belirli ölçüde açıklayıcı olduğu inkâr edilemez.

Ancak kanaatimizce burada gözden kaçan temel bir problem bulunmaktadır.

Bir edebiyat kuramı, doğduğu kültürün estetik hafızasından bağımsız değildir.

Dolayısıyla Batı toplumunun tarihsel tecrübeleri üzerine kurulmuş postmodern kuramların, Türk romanını tek başına açıklayabileceğini düşünmek metodolojik bakımdan eksik bir yaklaşımdır.

Çünkü Türk romanı yalnızca Batı romanının devamı değildir.

Aynı zamanda Dede Korkut’tan meddaha, mesnevilerden halk hikâyelerine, divan edebiyatından modern romana kadar uzanan çok katmanlı bir anlatı geleneğinin son halkasını oluşturmaktadır.

Bu nedenle Türk postmodern romanını değerlendirirken yalnızca XX. yüzyıl Fransız düşüncesinden hareket etmek, yüzyıllar boyunca oluşmuş yerli anlatı hafızasını görmezden gelmek anlamına gelecektir.

Kanaatimizce asıl mesele postmodern tekniklerin Türk romanına ne zaman girdiği değildir.

Asıl mesele, Türk romancısının bu teknikleri hangi estetik zemin üzerinde yeniden anlamlandırdığıdır.

İncelenen iki roman bu bakımdan dikkat çekici sonuçlar ortaya koymaktadır.

Adalet Ağaoğlu, modern bireyin parçalanmış bilincini anlatırken romanın zaman yapısını ve anlatıcı düzenini dönüştürmektedir.

Orhan Pamuk ise aynı dönüşümü tarih, sanat ve anlatı ilişkisi üzerinden gerçekleştirmektedir.

İki romancının yöntemleri farklıdır.

Ancak ulaştıkları estetik sonuç ortaktır.

Roman artık dış dünyayı açıklayan bir tür olmaktan çıkmış; kendi varlığını da sorgulayan düşünsel bir yapıya dönüşmüştür.

Buraya kadar yapılan değerlendirmeler, çalışmanın başında ortaya konulan temel varsayımı doğrular niteliktedir.

Türk postmodern romanı, Batı postmodernizminin gecikmiş veya eksik bir taklidi değildir.

Aksine Batı’dan gelen anlatım tekniklerini kendi kültürel hafızasıyla yeniden yorumlayan bağımsız bir estetik gelişim çizgisine sahiptir.

Bu nedenle Türk postmodern romanı üzerine yapılacak yeni araştırmaların yalnızca Batılı kuramları Türk romanına uygulamakla yetinmemesi gerektiği düşünülmektedir.

Bunun yerine, Türk anlatı geleneğinin tarihsel sürekliliği ile çağdaş roman estetiği arasındaki ilişkinin yeniden değerlendirilmesi gerekmektedir.

Kanaatimizce ancak bu şekilde Türk romanının dünya edebiyatı içerisindeki özgün konumu daha sağlıklı biçimde açıklanabilecektir.

Çalışmanın ulaştığı en önemli sonuç da budur.

Türk postmodern romanı, Batı’dan ithal edilmiş bir estetik anlayışın uygulama alanı değildir.

Türk postmodern romanı, kendi anlatı medeniyetinin çağdaş roman estetiği içerisinde yeniden kurulmuş hâlidir.

Ve tam da bu nedenle, Türk romanını anlamaya çalışan araştırmacının yalnızca postmodern kuramları değil; Dede Korkut’u, meddahı, mesneviyi, halk hikâyelerini ve klasik anlatı geleneğini de aynı dikkatle okuması gerekmektedir.

Çünkü Türk romanının hafızası yalnızca modern çağda başlamamıştır.

Onun hafızası yüzyıllar öncesine uzanmaktadır.

XI. Son Söz Yerine: Edebiyat Araştırmalarında Yeniden Düşünme Gerekliliği

Her edebiyat kuramı, ortaya çıktığı kültürün tarihsel ve düşünsel şartları içerisinde şekillenir. Bu nedenle herhangi bir kuramın, doğduğu bağlamdan bağımsız biçimde bütün edebiyatlara eksiksiz uygulanabileceğini düşünmek, edebiyat araştırmalarını kolaylaştırsa da çoğu zaman eksik sonuçlara ulaştırmaktadır.

Postmodernizm üzerine yapılan çalışmalar da bu tehlikeyi taşımaktadır.

Türk edebiyatı üzerine gerçekleştirilen birçok araştırmada Batılı kuramların kavramsal çerçevesi doğrudan esas alınmakta; Türk romanı bu kuramların doğruluğunu gösteren örnekler üzerinden değerlendirilmektedir.

Oysa edebiyat tarihi yalnızca etkilenmeler tarihi değildir.

Aynı zamanda kültürlerin kendi anlatı hafızalarını yeniden üretme tarihidir.

Türk romanı da bu hafızanın dışında düşünülemez.

Meddahın tek bir hikâye içerisinde onlarca hikâye anlatabilmesi…

Dede Korkut anlatıcısının zaman zaman olayın içerisine girerek okuyucuya seslenmesi…

Mesnevilerin birbirine açılan anlatı halkaları…

Tasavvuf metinlerinin görünen anlamın arkasında ikinci ve üçüncü anlam katmanları kurması…

Bütün bunlar yalnızca tarihî birer edebî özellik değildir.

Bunlar aynı zamanda Türk anlatı zihniyetinin temel estetik refleksleridir.

Dolayısıyla çağdaş Türk romancısı postmodern anlatım teknikleriyle karşılaştığında bütünüyle yabancı bir estetik alan içerisine girmemektedir.

Aksine kendi anlatı hafızasında zaten bulunan birçok anlatım imkânını çağdaş roman estetiği içerisinde yeniden yorumlamaktadır.

Bu nedenle kanaatimizce Türk postmodern romanı üzerine yapılacak yeni çalışmaların temel hareket noktası, Batı kuramlarını Türk romanına uygulamak değil; Türk romanının kendi estetik sürekliliğini yeniden ortaya koymak olmalıdır.

Çünkü bir edebiyatın özgünlüğü, yalnızca etkilendiği kaynaklarda değil; etkileri dönüştürme biçiminde ortaya çıkar.

Türk romanı da tam olarak bunu gerçekleştirmiştir.

Batı’dan aldığı anlatım tekniklerini kendi kültürel hafızasının içerisinden geçirerek yeniden üretmiştir.

Bu durum yalnızca Adalet Ağaoğlu ve Orhan Pamuk için değil, Oğuz Atay’dan Hasan Ali Toptaş’a, Bilge Karasu’dan İhsan Oktay Anar’a kadar uzanan geniş bir roman çizgisinde de farklı yoğunluklarda gözlemlenebilmektedir.

Bu nedenle Türk postmodern romanını yalnızca “postmodern roman” başlığı altında değerlendirmek yerine, onu Türk anlatı geleneğinin çağdaş yorumu olarak okumak daha kapsayıcı bir yaklaşım sunacaktır.

Kanaatimizce gelecekte yapılacak araştırmaların da bu doğrultuda gelişmesi, hem Türk romanının dünya edebiyatı içerisindeki yerini daha sağlıklı belirleyecek hem de Batı merkezli okuma biçimlerinin ötesine geçen yeni tartışmalara kapı aralayacaktır.

Belki de asıl mesele, Türk romanının postmodern olup olmadığını tartışmak değildir.

Asıl mesele, Türk romanının kendi estetik hafızasını çağdaş anlatı biçimleri içerisinde nasıl yeniden kurduğunu anlamaktır.

İşte bu soru, yalnızca postmodern romanı değil; Türk romanının geleceğini de belirleyecek temel sorulardan biri olmaya devam edecektir.

XII. Türk Postmodern Romanı Üzerine Yeni Bir Okuma Önerisi

Çalışma boyunca ortaya konulan kuramsal çerçeve ve roman incelemeleri birlikte değerlendirildiğinde, Türk postmodern romanı üzerine yerleşmiş bazı kabullerin yeniden tartışılması gerektiği görülmektedir.

Bugüne kadar yapılan araştırmaların önemli bir bölümü, Türk romanındaki postmodern anlatım tekniklerini Batılı kuramların kavramsal çerçevesi içerisinde açıklamaya çalışmıştır. Bu yaklaşım, özellikle postmodern romanın biçimsel özelliklerini belirlemede önemli katkılar sağlamış olmakla birlikte, Türk romanının kendi anlatı geleneğiyle kurduğu ilişkiyi ikinci planda bırakmıştır.

Kanaatimizce burada temel metodolojik sorun, kuramın metnin önüne geçirilmesidir.

Oysa edebiyat araştırmasının hareket noktası, kuramın doğruluğunu metin üzerinde ispatlamak değil; metnin hangi kuramlarla açıklanabileceğini sorgulamaktır.

Başka bir ifadeyle metin, kuramın örneği değildir.

Kuram, metni anlamaya çalışan araçlardan yalnızca biridir.

Dolayısıyla Türk romanını yalnızca Batılı postmodern kuramların sınırları içerisinde değerlendirmek, metnin kendi estetik gerçekliğini daraltma tehlikesini de beraberinde getirmektedir.

İncelenen romanlar bu durumu açık biçimde göstermektedir.

Üç Beş Kişi, bireyin parçalanmış bilincini anlatırken Batı modernizminin psikolojik roman geleneğinden yararlanmakta; fakat bunu Türkiye’nin toplumsal dönüşüm tecrübesi içerisinde yeniden anlamlandırmaktadır.

Benim Adım Kırmızı ise postmodern romanın birçok tekniğini kullanmasına rağmen anlatısal mantığını yalnızca Batılı estetik anlayış üzerine kurmamaktadır. Meddah anlatısı, minyatür sanatı, tasavvuf düşüncesi ve klasik hikâye geleneği romanın estetik omurgasını oluşturmaktadır.

Bu nedenle her iki roman da Batılı kuramlarla açıklanabilir.

Ancak yalnızca bu kuramlarla açıklanamaz.

İşte kanaatimizce Türk postmodern romanı üzerine yapılacak yeni araştırmaların hareket noktası tam da burada başlamalıdır.

Türk romanı Batı postmodernizminin uygulama alanı değildir.

Türk romanı, kendi tarihsel anlatı hafızasını çağdaş roman estetiği içerisinde yeniden üreten bağımsız bir anlatı geleneğidir.

Bu yaklaşım kabul edildiğinde, Türk postmodern romanı üzerine yapılacak araştırmaların yönü de değişecektir.

Araştırmacının temel sorusu artık:

“Bu romanda hangi postmodern teknikler vardır?”

olmayacaktır.

Asıl soru şudur:

“Bu roman kendi anlatı geleneğini çağdaş estetik içerisinde nasıl yeniden üretmektedir?”

Kanaatimizce bu soru yalnızca Adalet Ağaoğlu ve Orhan Pamuk için değil; Oğuz Atay, Bilge Karasu, Hasan Ali Toptaş, İhsan Oktay Anar ve çağdaş Türk romanının birçok önemli ismi için de yeni değerlendirme imkânları sunacaktır.

Bu nedenle çalışmanın ulaştığı temel sonuçlardan biri, Türk postmodern romanının yalnızca biçimsel özellikler üzerinden değil; anlatı hafızası kavramı çerçevesinde yeniden okunması gerektiğidir.

Belki de Türk romanını Batı postmodernizminden ayıran en önemli özellik budur.

Batı postmodernizmi, büyük anlatıların yıkıntıları üzerinde yükselmiştir.

Türk postmodern romanı ise büyük anlatıların yokluğu üzerine değil; çok katmanlı bir anlatı geleneğinin sürekliliği üzerine kurulmuştur.

İşte bu nedenle Türk romanının özgünlüğü, Batı’dan aldığı anlatım tekniklerinde değil; o teknikleri kendi anlatı medeniyeti içerisinde yeniden anlamlandırabilmesinde aranmalıdır.

Kanaatimizce Türk postmodern romanı üzerine yapılacak yeni çalışmaların hareket noktası da bu olmalıdır.

XIII. Kuramdan Metne: Türk Edebiyatı Araştırmalarında Yöntem Sorunu

Türk edebiyatı üzerine yapılan akademik çalışmaların önemli bir bölümü incelendiğinde dikkat çeken ortak eğilimlerden biri, araştırmanın hareket noktasının çoğu zaman metin değil, kuram olmasıdır. Çalışmalar belirli bir kuramsal çerçeve etrafında şekillenmekte; incelenen eserler ise çoğu zaman bu kuramların doğruluğunu göstermek amacıyla seçilmektedir.

Bu yöntem, özellikle yapısalcılık sonrasında gelişen edebiyat incelemelerinde yaygınlık kazanmıştır. Kuramsal kavramların sağladığı ortak terminoloji, araştırmacılara önemli kolaylıklar sunmuş; farklı metinlerin benzer ölçütlerle değerlendirilmesini mümkün hâle getirmiştir. Bununla birlikte aynı yöntemin zaman içerisinde farklı bir probleme de yol açtığı görülmektedir.

Metin giderek ikinci plana itilmiştir.

Araştırmacı, romanın ne söylediğini anlamaktan çok, romanda hangi kuramsal kavramların bulunduğunu göstermeye yönelmiştir.

Böylece inceleme, metnin estetik bütünlüğünü açıklamaktan uzaklaşarak kavramların sınıflandırıldığı teknik bir uygulamaya dönüşme tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır.

Kanaatimizce Türk edebiyatı araştırmalarında yeniden üzerinde durulması gereken temel mesele de budur.

Kuram, metni açıklamak için vardır.

Metin, kuramı doğrulamak için yazılmamıştır.

Bu nedenle araştırmacının ilk görevi, metni dikkatle okumaktır.

Kuram ise bu okumanın ardından devreye girmelidir.

Edebiyat araştırmasının merkezinde daima metin bulunmalıdır.

Kuram, metnin yerine geçtiği anda araştırma, edebî inceleme olmaktan çıkarak kavramsal bir alıştırmaya dönüşmektedir.

İncelenen romanlar bu bakımdan dikkat çekici örnekler sunmaktadır.

Üç Beş Kişi, yalnızca bilinç akışı tekniğinin kullanıldığı bir roman değildir.

Romanın asıl meselesi, modern bireyin parçalanmış varoluşudur.

Bu nedenle bilinç akışı, romanda amaç değil; estetik bir araçtır.

Benzer biçimde Benim Adım Kırmızı, yalnızca üstkurmaca veya metinlerarasılık tekniklerinin uygulandığı bir eser olarak değerlendirilemez.

Romanın temel problemi, sanatın, hakikatin ve anlatının nasıl kurulduğudur.

Dolayısıyla kullanılan teknikler, bu estetik problemi görünür kılmak için tercih edilmektedir.

Kanaatimizce yöntem ile amaç arasındaki bu ayrım, Türk edebiyatı araştırmalarında yeterince vurgulanmamaktadır.

Bir romanda üstkurmaca bulunması, onu önemli yapan unsur değildir.

Asıl önemli olan, üstkurmacanın romanın estetik bütünlüğü içerisinde hangi işleve sahip olduğudur.

Aynı durum metinlerarasılık, çoğul anlatıcı, parçalanmış zaman ve diğer bütün postmodern anlatım teknikleri için de geçerlidir.

Teknikler tek başlarına anlam taşımazlar.

Anlam, onların metnin bütünü içerisindeki işlevlerinden doğmaktadır.

Bu nedenle kanaatimizce Türk romanı üzerine yapılacak yeni çalışmaların öncelikle metnin estetik organizasyonunu ortaya koyması; kuramsal kavramların ise bu organizasyonu açıklayan yardımcı araçlar olarak kullanılması gerekmektedir.

Belki de Türk edebiyatı araştırmalarında yeniden hatırlanması gereken en temel ilke budur:

Metin kuramdan önce gelir.

XIV. Son Bir Söz: Türk Romanı Batı’nın Gölgesinde Değil, Kendi Hafızasının Işığında Okunmalıdır

Her edebiyat, kendi tarihini yalnızca etkilenmeler üzerinden açıklamaya başladığı anda, kendi hafızasını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Çünkü etkilenme, edebiyat tarihinin yalnızca bir parçasıdır; bir edebiyatı özgün kılan ise aldığı etkileri kendi kültürel birikimi içerisinde yeniden anlamlandırabilme gücüdür.

Türk romanı da yaklaşık yüz elli yıllık gelişim süreci boyunca Batı romanından etkilenmiş; anlatım tekniklerini, roman estetiğini ve kuramsal tartışmaları yakından takip etmiştir. Ancak bu etkilenme hiçbir zaman tek yönlü bir aktarım olarak gerçekleşmemiştir. Türk romancısı, karşılaştığı her yeni estetik anlayışı kendi anlatı hafızası içerisinde yeniden yorumlamış; böylece ne bütünüyle gelenekten kopmuş ne de bütünüyle Batılı bir roman anlayışına teslim olmuştur.

Postmodern roman da bu tarihsel sürecin dışında değildir.

Bugün Türk postmodern romanı olarak adlandırılan eserler incelendiğinde, Batılı kuramların ortaya koyduğu anlatım tekniklerinin önemli ölçüde kullanıldığı görülmektedir. Bununla birlikte aynı eserler dikkatle okunduğunda, bu tekniklerin Türk anlatı geleneğinin estetik imkânlarıyla yeniden biçimlendirildiği de açıkça anlaşılmaktadır.

Dolayısıyla mesele, Türk romanının postmodern olup olmadığı değildir.

Asıl mesele, Türk romanının postmodernizmi nasıl Türkleştirdiğidir.

Kanaatimizce Türk romanının dünya edebiyatı içerisindeki özgün konumu da tam olarak burada ortaya çıkmaktadır.

Türk romanı, Batı’dan aldığı anlatım tekniklerini yalnızca uygulamamış; onları kendi anlatı medeniyetinin hafızası içerisinde yeniden kurmuştur.

Bu nedenle Türk postmodern romanı üzerine yapılacak yeni çalışmaların hareket noktası, yalnızca Batılı kuramların uygulanması değil; Türk anlatı geleneğinin çağdaş roman estetiği içerisindeki sürekliliğinin ortaya konulması olmalıdır.

Belki de artık şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir:

Türk romanı postmodernleşti mi?

yerine,

Türk romanı kendi anlatı geleneğini postmodern çağda nasıl yeniden kurdu?

Bu soruya verilecek cevap yalnızca postmodern romanın değil, Türk romanının bütün gelişim çizgisinin yeniden değerlendirilmesini de beraberinde getirecektir.

Çünkü edebiyat tarihi, yalnızca değişimlerin değil; sürekliliklerin de tarihidir.

Ve kanaatimizce Türk romanının en büyük başarısı, değişirken kendisi olarak kalabilmesidir.

KAYNAKÇA

Birincil Kaynaklar

  • Ağaoğlu, Adalet. Üç Beş Kişi. İstanbul: Can Yayınları.
  • Pamuk, Orhan. Benim Adım Kırmızı. İstanbul: İletişim Yayınları.

Kuramsal Kaynaklar

  • Lyotard, Jean-François. The Postmodern Condition: A Report on Knowledge. Minneapolis: University of Minnesota Press, 1984.
  • Derrida, Jacques. Of Grammatology. Baltimore: Johns Hopkins University Press, 1976.
  • Jameson, Fredric. Postmodernism, or, The Cultural Logic of Late Capitalism. Durham: Duke University Press, 1991.
  • Baudrillard, Jean. Simulacra and Simulation. Ann Arbor: University of Michigan Press, 1994.
  • Hutcheon, Linda. A Poetics of Postmodernism: History, Theory, Fiction. New York: Routledge, 1988.
  • McHale, Brian. Postmodernist Fiction. London: Routledge, 1987.
  • Kristeva, Julia. Desire in Language. New York: Columbia University Press.
  • Eco, Umberto. Postscript to The Name of the Rose. London: Secker & Warburg.

Türkçe İncelemeler

  • Moran, Berna. Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış (ilgili ciltler).
  • Parla, Jale. Babalar ve Oğullar.
  • Ecevit, Yıldız. Türk Romanında Postmodernist Açılımlar.
  • Tekin, Mehmet. Roman Sanatı.
  • Enginün, İnci. Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı.
  • Aytaç, Gürsel. Çağdaş Türk Romanları Üzerine İncelemeler.
  • Korkmaz, Ramazan. Yeni Türk Edebiyatı El Kitabı (ilgili bölümler).
  • Aktaş, Şerif. Roman Sanatı ve Roman İncelemesine Giriş.

YAZAR

Faruk YAŞATürk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni · Edebiyat Atlası® kurucusu

Faruk YAŞA’nın edebiyat yolculuğunu Hakkımızda sayfasında okuyun.

Hakkımızda sayfasına dön